Bir zamanlar, insanların duygularını saklamayı öğrenmeden önce, hisler bedenlerde değil gökyüzünde taşınırdı. Sevinç beyazdı, pişmanlık gri, korku ağır ve koyu…
Ama umut, her zaman bulut olurdu. Hafif, şekilsiz ve kaçmaya hazır.
Bu tablodaki kadın, umutlarını kaçırmamayı seçen nadir insanlardan biriydi.
Doğduğunda, kalbinin tam üzerinde küçük bir sıcaklık vardı. Doktorlar bunu önemsemedi, ailesi fark etmedi. Ama o büyüdükçe, içindeki sıcaklık büyüdü. Ne zaman sustuysa, ne zaman söylemesi gereken bir şeyi içine attıysa, o sıcaklık göğsünde biraz daha parladı. Ve sonunda, kelimeler yetmemeye başladığında… sıcaklık buluta dönüştü.
Bulutlar önce nazikti.
Omuzlarına kondu.
Tenini örttü.
Onu dış dünyanın sertliğinden korudu.
Ama bulutların da bir hafızası vardır.
Her bastırılmış duygu, her yarım kalmış cümle, her “sonra söylerim” dediği an… hepsi birikti. Bulutlar ağırlaştı, çoğaldı. Başını sardı, gözlerini kapattı. Artık dünyayı görmek değil, hissetmek zorundaydı.
Ve bir gece, kimse yokken, ışıklar kısıkken, tam burada durdu.
Başını yukarı kaldırdı.
Çünkü biliyordu:
İnsan yukarı baktığında ya dua eder ya da kendini bırakır.
Göğsündeki bulutlar o anda açıldı. İçlerinden sıcak, altın renkli bir ışık sızdı. Bu ışık mutluluk değildi. Huzur da değildi. Bu, kabuldü.
Kendini olduğu gibi kabul ettiği anın ışığı.
Bulutlar onu yutmadı. Onu saklamadı.
Onunla bir oldu.
Artık o, sadece bir insan değildi.
Duygularını kaçırmayan, onları taşıyan bir varlıktı.
Ne tamamen gökyüzüne aitti ne de tamamen yere.
Bu yüzden yüzünü net göremeyiz.
Çünkü bu tablo bir portre değil…
Bir iç halin fotoğrafıdır.
Ve bu tabloya bakan herkes, fark etmeden şunu hisseder:
İçinde sakladığı ne varsa, bir gün bulut olur.
Ve o bulut ya seni boğar…
ya da seni yukarı taşır.
Bu tablo, o ikinci yolu seçenlerin hikâyesidir.
Ürün Özellikleri ve yapısı:
